29/6/2009
Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi
Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi
![]() |
| Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi |
Müsbet Hareket, nübüvvet yoludur. Nebilerin meşrebi ve yöntemidir. Hikmet, şefkat ve tebliğ esasına dayanır. Nebiler, insanları, analarının onları sevdiğinden daha çok severler. Bir de nebi gönüllü ‘anka’lar var ki, onlar da nebilerin peşinden giden hak dostlarıdır. Başlangıçta bizden biridirler ama nefislerine ve zorluklara karşı ceht, gayret ve sabırla hareket ede ede ta sonunda o nebiler gibi saflaşırlar. Peygamberimiz, “Benim ümmetimin âlimleri beni irsal peygamberler gibidir” buyurmuş. Her biri bir yıldız olan sahabelerden sarfı nazar etsek bile, Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani, Şahınakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlana, İmam Gazali gibi zatlar, her biri ‘nebi görnüllü’ ankalardır ki, ümmeti, şefkatle kanatlarının altına alıp onu, maddi ve manevi belalardan ve musibetlerden muhafaza etmeye çalışmışlar ve şefkatle onları ‘insaniyet-i Kübra’ olan İslam’a davet etmişlerdir. Her biri kendi asrında ümmeti, Aleyhisselatu vesselam adına sevk ve idare etmişlerdir… Hz. Peygamber (asv) efendimiz de ‘Her asırda bir müceddid (yenileyici) gelecek’ buyurarak, onların tasarrufuna meşruiyet kazandırmıştır… İşte Bediuzzaman da bu asırda o görevi yapmakla görevlendirilmiş biridir. Alem-i manada çağırıldığı ve her asrın mebuslarının ve dünyada emsali bulunmayan zatların hazır bulunduğu bir meclis’te kendisine ‘Ey felaketler ve helakteler asrının adamı. Alem-i İslam’ın mukadderatının konuşulduğu (1918) bu mecliste senin de reyin var, fikrini beyan et’ diye hitap edildiğini hatırlatır… (Rüyada Bir hitabe) * * * Fakat Bediuzzaman’ın ortaya çıktığı dönemin tabiatı farklı. O bilgisizliğe değil, inkâr-ı ulûhiyete gerekçe edilmiş bir bilime karşı imanı ihya etmekle görevliydi. Çünkü onun zamanında, imanın erkânına ilişilmiş, geçmiş asırların tanımadığı bir yöntem olan materyalist diyalektik ile müminlerin kalplerine şüpheler sokulmuş, imanları tehlikeye atılmıştır. Bununla da kalınmamış, küfür, dalâlet ve sefahat birer şahs-ı mânevî hâlinde ve dünya çapında organize edilmiş olarak imana, İslâm’a ve ahlâka musallat olmuşlardır. İşte Bediuzzaman, tarihte benzeri görülmemiş bu yeni ifsat hareketlerine karşı, bir yandan Yaratıcının varlığına yöneltilen şüpheleri gidermeye çalışırken, bir yandan da mevcut imanları takviye etmek için muazzam bir telif hareketine girişmiş. İslam’ın bütün meselelerini yeniden ele alıp onları akıl ve izan çerçevesinde yeniden kurgulamış, diğer bir yandan da bu engebeli, karmaşık ve dağdağalı zamanda bir müminin nasıl hareket etmesi gerektiğini, ‘nasıl davranırsa İslama uygun hareket etmiş olacağını gösteren’ prensipler ve usuller koymuştur. O yüzden birçok layiha yayınlamıştır. Hep ‘önce iman!’ demiş. İnsanı dünyevi ve uhrevi şekavetten ıstıraptan ve cehennemi huzursuzluklardan korumak için imanın şart olduğunu ifade etmiş. Hem de imanın içinde bir cennet, imansızlığın içinde bir cehennem bulunduğunu dünya ölçüleriyle de ispata çalışmış… İşte onun, bilimi(!) de arkasına alarak örgütlenmiş bu bozguncu, tahripkâr, cazibedar küfür cephesine karşısı mümini korumak ve kollamak için geliştirdiği yolun adıdır Müsbet Hareket… Küfrün, bu asırda bütün cepheleriyle birleşip, hiçbir din ayırımı gözetmeksizin tüm dindarlara saldırdığını, mukaddesatları tahrip ettiğini, maneviyatları yok ettiğini gören Bediuzzaman da ‘vahiy çatısı’ altına giren ve vahyin hakikatine inanan bütün dinlerdeki inananları, bu küfür cephesi karşısında ele ele vermeye çağırmıştır. O yüzden de ‘harice karşı cihad’ da dahil, İslam’ın bir çok meselesinde yeni yaklaşımlar ve anlayışlar geliştirerek, gerek dinler arasında, gerekse İslam mezhepleri arasında eski nizaların giderilmesini ve ‘müttehid’ bir ‘inananlar cephesi’ oluşturulmasını ön görmüş ve din adına şiddet kullanılmasını kesenlikle evet ‘kesinlikle’ red etmiştir. Biz ‘Muhabbet Fedaisiyiz, husumete vaktimiz yok” demiş ve eklemiş “Biz harici cihadı, Kur’an’ın her biri keskin kılıçlar gibi sağlam olan delillerine havale ediyoruz. Zira medenilere gelebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşi barbarlar gibi icbar ele değildir” İşte onun bu müthiş azmi ve gayretidir ki, bütün dayatmalar, baskılar, icbarlar, mahkemeler zindanlara rağmen İslamiyet’in bu topraklarda gelişimi, güçlenmesi ve bütün dış güçler ve onların içimizdeki uzantılarına rağmen büyümesi önlenememiştir. Bir kısım ifsat komiteleri, her türlü hile ve desise ile inananları iğva edip kavgaya çekmeye çalışmışlar, onları silahlı eylemlerle ilişkilendirmek istemişler ama hiçbir cemaati böyle bir oyuna düşmemişlerdir… Şimdi görülüyor ki, bir kısım darbe heveslileri, iktidarı iktidardan, iman hareketini de gelişmekten alı koymak için entrika çeviriyorlar. Hile ile Fethullah Hoca cemaatine ait evlere baskınlar yapılacak ve buralarda silahlar bulunacakmış da böylece cemaatin bir silahlı kalkışmaya hazırlandığı iddia edilip onlar yok edilecekmiş… Ben onlara haber vereyim; yakın bir gelecekte kendileri yok olacaklar. Her fani gibi toprak olacaklar ve o topraklarda, şu iman hareketinin çiçekleri yeşerecek! Bu mukadderdir ve olacak. Bediuzzaman’ı 17 kere zehirlediler, öldüremediler. 28 yıl hapislerde çürüttüler davasını durduramadılar. Kitaplarının her birisi defalarca yargılandı ve beraat ettiler. O kitapların her birisi gazi mertebesini ihraz edip şu milletin imanını takviyeye hizmet ettiler. Ama asla silah kullanmadılar Çünkü Bediuzzaman’ın –hiç şüphesiz Fethullah Hoca da onun yolundadır- talebelerine telkini hep asayişi muhafaza yönünde olmuştur. ‘Dâhilde ne adına olursa olsun her türlü asayiş bozucu hadise, millet, vatan ve din aleyhinedir. Siz asayiş kuvvetlerinin yanında yer alınız’ diyerek talebelerini silahtan kavgadan uzak tutmuştur. O bir iman eridir ve yöntemi tebliğ metodudur. Tebliğ metodunda, akla kapı açılır iradeye müdahale edilmez. Elbette o bir ‘rejim taraftarı’ değildir. Rejimi sevmediğini ama ilişmediğini de söyler. Rejimle uğraşmayı kendi vazifesi içinde saymaz. Vazifesi iman hakikatleri olan Risale-i Nur’dur. Rejim adına onu tevkif edenlere ‘…. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur.” diye seslenir. (Şualar, 308) İşte şimdi, Risale-i Nur ile baş edemeyenler, memlekete yazık edecek hallerin ve entrikaların peşine düşüyorlar. Risale-i Nur hareketinin, zamanımıza en mutabık uygulaması belki de birincisi olan Fethullah Gülen Hareketi’ne bağlı insanları asayişi bozacak olayların içine çekmenin imkânı yoktur. Çünkü iman hareketi, değil dünya, ahiret hesabına bile gizli emeller için alet edilemez. Ben bu cemaate mensup olmadım. Ama hocanın Risale-i Nur’dan istihraç ettiği yöntem ve o kumaştan yaptığı kıyafet, şu ülke insanlarına kâmilen uygun gelmiş olmalı ki, bütün tedbir ve engellemelere rağmen, insanlar akın akın onun etrafında toplanıyor, onun uyguladığı iman hizmeti büyüyor ve sürekli halkın rağbetini kazanıyor. Hal ve gidişatıyla bu vaktin ‘musa’sı (suyun akış yolu) olduğunu gösteriyor. Bu da demek oluyor ki, ne yaparlarsa yapsınlar, şu hareketi milletin gözünde düşüremeyecek, onu kendi kirli oyunlarına alet edemeyecekler. Çünkü zaman gösterdi ki ilahi teyid Fethullah Hoca üzerinde. Bir zaman, Cumhuriyet gazetesi yazarlarından birinin Fethullah Hoca ile ilgili yazdığı bir yazı bir mümin olarak bana çok dokunmuştu. O zaman (1996) Yeni Sayfa’da yazıyordum. Şu mealde bir cümle ile tamamlamıştım: Bir gün gelecek hepiniz toprak olacaksınız. Çürümüş vücutlarınızla beslenip güçlenmiş o topraklarda Hocanın Kur’an nuruyla suladığı çiçekler neşv ü nema edecek! İş o noktaya doğru da gidiyor. 15 -20 yıldır uğraşıyorlar Fethulah Hoca ile. Bu çabalar onun güçlenmesinden başka şeye hizmet etmedi. Mukadder olan oluyor. Evet, madem haber verilmiş olacak. Bu kahraman ordu dahi, içindeki İslam karşıtlarını önünde sonunda ayıklayacak, dizgininin onun elinden alacak, hatasını anlayacak ve yapılan tahribatı tamir edecek… * * * Bilal Habeşi’nin, onu tahrik edip kendisine saldırtamaya çalışan ve böylece ‘Barışı Müslümanlar bozdu’ deyip sulh ortamı yaratan Hudeybiye Anlaşması’nı yok saymayı tasarlayan Halid bin Velid karşısındaki vakarını hatırlatarak derim ki, ‘Ey önden giden atlılar vakur olun. Öfkelenmeyin, geri adım da atmayın. Daha çoook yapılacak işler var bu necip –İslama olan hizmetlerinden dolayı- Türk millet adına. Yola devam!” Mehmet Ali BULUT |
29/6/2009
...Üç aylarda düşen rahmet damlaları...

Ne güzel bir manevî ve rûhânî mevsim var önümüzde!
Allah'ın lûtfuna, nusretine ermek için ne güzel fırsatlar peşpeşe gelmekte!
İşte, 24 haziran çarşamba günü,
"ÜÇ AYLAR" dediğimiz mübarek mevsim başlıyor,
Receb-i Şerif geliyor.
~ ~ ~
Receb, tevbe ayı, davranma ve uyanma ayı, ibadete yönelme ayı;
Recep şehrullah yani Allah'ın ayı. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir ay;
"Receb Allah'ın emirlerine dinine hürmet ayı. Kendisine çeki düzen verme, ceketini ilikleme, hazır ol vaziyetine gelme ayı;
Receb büyük bir ay. Allah o ayda sevapları katlar.
Kim Receb ayında 1 gün oruç tutarsa 1 sene oruç tutmuş gibi olur. Kim 7 gün tutarsa ona cehennem kapıları kapanır. Kim 8 gün tutarsa ona 8 cennet kapısı açılır. Kim 10 gün tutarsa gökte bir melek şöyle seslenir:
‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır, haydi amele yeniden başla.’
~ ~ ~
Manevî mükâfatlara, rahmet, feyz ve bereketlere nail olabilmek için bizim de gayrete gelmemiz, harekete geçmemiz lâzım!
Hepinizin üç aylarını, Receb-i şeriflerini, candan tebrik ederim.
Mevlâm cümlenizi iki cihanda bahtiyar kılsın, dâreynde gönüllerinizin muradlarını versin, marifetullaha, muhabbetullaha sahip ve mazhar buyursun,
sevdiklerinizle beraber cennetine dahil ve cemalini müşahede şerefine nail eylesin!
6/1/2009
Ben Filistinli Çocuğum

Sözün bittiği yer…
Ben Filistinli bir çocuğum
Acıların şehrinde acılara mahkum
Savaş değil size sorduğum
Getirin bana umutlarımı
Ben o tatlı uykumu istiyorum
Ben Filistinli bir çocuğum
İki kardeşim var benim
Birisi henüz on günlük bebek
Anlayamaz ki o daha
Aç kalmak ne demek, ölmek ne demek
Ben Filistinli bir çocuğum
Eskiden kardan adam yapardım
Şimdi ise kurşun askerlerim var
Eskiden babama çok sarılırdım
Şimdi bana sadece rüyalarım var
Ben Filistinli bir çocuğum
Kızardı annem oynayınca cam kırığıyla
Peki neden kızmıyorsun anne onlara
Oynadılar onlar da benim
Hayatımın en güzel çağıyla
Ben Filistinli bir çocuğum
Bana verme amca elindeki şekeri
Burada çocuklar çabuk büyür
Sen anlamazsın içimdeki kederi
Ben de olmak istiyorum senin gibi hür
Ben Filistinli bir çocuğum
Uğraşma göremezsin gözyaşlarımı
Ben içimde biriktiriyorum tüm sancıları
Kocaman kağıttan kayıklarım var
Yüzdürüyorum denizimde usulca onları
Ben Filistinli bir çocuğum
Annem bana Allah’ı öğretti
“Onu bilen kimseye eziyet etmez” dedi
Peki ya şu askerler bilmiyorlar mı anne?
Öğreteyim onlara yüce Rahman’ı ben de
Ben Filistinli bir çocuğum
Siz geceleri mışıl mışıl uyursunuz
Bana geceler gündüz olur
Siz acaba ne yesem diye düşünür durursunuz
Burda bir ekmek için ablamı silahlar vurur.
Ben Filistinli bir çocuğum
Boşuna gitmeyin hiç uzaklara
Acıyı feri sönmüş gözlerime sorun
Sevgiye her zaman ağlayışımda dokunun
Umudu duadan eksilmeyen dudaklarımda bulun
Ben Filistinli bir çocuğum
Elimde umutları çağıran bir çıngırak
Dilimde hiç eksilmeyen haykırışlarım var
Bu gördüğüm de ne, beni alır salıncak
Götürür bir cennete, ağlamak neye yarar
Ben Filistinli bir çocuğum
Üzülme anneciğim, dindi tüm acılarım
Kalbime saplanan kurşuna aldırma sen
Anlattığın doğruymuş, sırtımda kanatlarım
Yüce Rahman yanında cennet meleğiyim ben
Ben Filistinli bir çocuktum
Çok felaket gördüm, çok çabuk büyüdüm
Daha fazla çekmeden birdenbire öldüm
Açtım ellerimi işte, size yakarıştayım
Ümidinizi kesmeyin, elbet biter bu kıyım
15/12/2008
Iraklı gazeteci bush’a ayakkabı fırlatıyor
27/9/2008
Şehid Seyyid Kutub Belgeseli
Büyük İslam düşünürü, müfessir ve dava adamı Seyyid Kutub'un hayatı ve fikirlerini anlatan önemli bir belgesel
7/7/2008
Ekecik Köyü-Refahiye/ERZİNCAN



Ekecik Tarihçesi
Çaldıran savaşından sonra Cıbızoğlu denen birinin aile efradı ile birlikte önce köyün kuzeyindeki kale denilen yere daha sonrada köyün şimdiki yerine yerleşerek köyü kurduğu söylenir. O dönemlerde köy halkının Çardaklı yolunun güvenliğini sağladıkları resmi kayıtlarda mevcuttur. (1591) Köye daha sonraları Harput, Erzincan ve Gümüşhane-Kelkit ’ten de gelip yerleşimler olmuştur.
Köyde geniş çaplı besi ahırları, küçük baş hayvancılık için gerekli olan donanımlı tesisler bulunmaktadır. Ayrıca tarım ve ticaret de önemli geçim kaynaklarındandır.
Verimli toprakları her türlü zirai ürün ve çeşitli meyve ağaçlarını içerisinde barındırmaktadır.
Ekecik Köyü misafirperverliği ve sıcak kanlı insanlarıyla yörede ismini duyurmuş, ve genç nüfüs kitlesiyle gelecek için umut veren bir sosyal yapıya sahiptir.
Köy göç vermeyen ve 85 haneli kalabalık bir köydür. Sekiz yıllık ortaöğretim okulu, sağlık ocağı ve köy tüzel kişiliğne ait son teknolojiyle donatılmış Un Fabrikası köyün yöredeki cazibesini artırmaktadır.
Ticari açıdan birçok köy sakini gerek iş makinesi ve gerekse diğer araçlarla faaliyet göstermektedir.
Yakın bir geçmişte faaliyete geçen ve Ekecik Köyünü de kapsayan Kalkınma Kooparatifi sayesinde Ekecik ve bazı komşu köylerin süt ve süt ürünlerini değerlendirme imkanı sağlanmıştır.
Ekecik Köyünde, yerleşim yeri açısından kış ayaları nisbeten ılıman, bahar ve yaz ayları ise sıcak ve serin bir şekilde yaşanır.
Geniş ve tam bir doğa harikası olan köy ormanı özellikle yaz aylarında çok sayıda ziyaretçi ağırlamaktadır.
Köy Refahiye merkezine 19 km, Erzincan Merkezine 55 km uzaklıktadır.
Nüfus
2000 sayımına göre : 313
1997 sayımına göre : 283
İle Uzaklığı: 58 km
İlçeye Uzaklığı: 21 km
Yöresel Kelimeler
Kelem : Lahana.
Hırtlik : Boğaz
Gişi : Koca, erkek
Kartol : Patates
Pisik : Kedi
Horata : Dedikodu
Peşkir : Havlu
Gah : Erik kurusu
Part : Karın
Camış : Manda
Esbap : Elbise
Urgan : Kalın ip
Tevür : Çeşit
Çalmak : Dövmek
Seyirt : Koş
Eşgi : Ekşi
Gıldırik : Yuvarlak
Ecük : Biraz
Tevük : Kar kızağı
Pürçüklü : Havuç
Atasözleri
- Ev danası öküz olmaz.
- İstenmeyen aş, ya karın ağrıtır, ya da baş.
- Gökyüzünde düğün var deseler, kadınlar merdiven kurur.
- İstanbul’dan gelen eşek, kırkgün at gibi gezer.
- Kuru gayret, çarık eskitir.
- El adamın aynasıdır.
- Kapını iyi kitle, komşunu hırsız tutma.
- Akıllı düşünene kadar, deli oğlunu everir.
- Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al.
- Tarlayı taşlı, kızlı gardaşlı yerden al.
- Kuru söğütten düdük çıkmaz.
- Bir ağaçta, gül de biter, diken de.
- Keşkeği seven kaşığı cebinde taşır.
- Canı sopa isteyen keçi, değneğe sürünür.
- Ağrıyan başa, çaput sarılmaz.
- Avradı, eri; peyniri deri saklar.
Bazı yemekler
(Soldan sağa ; bişi, delikli ekmek / mercimekli kesme çorbası / sırın / hedik kazanları)

(Fotoğrafları büyütmek için üzerine tıklayınız. )
Çorbalar : Mercimek, tarhana, fıtı (düğülcek), arpa haşılı çorbası, yayla çorbası, işkembe, paça, ayranlı çorba (yarma), ayranlı kesme çorbası, mercimekli kesme çorbası, herle (un) çorbası, şehriye çorbası, ısırgan çorbası, domates çorbası, evelik çorbası ve sütlü çorba.
Et Yemekleri : haşlama, kızartma, sac kavurma, tas kebabı, ızgara köfte, sulu köfte, güvenç, döner, şiş kebabı, pirzola kebap, özellikle piknikte ve yaylada yapılan et yemekleridir.
Sebze Yemekleri : Pırasa, ıspanak, karnıyarık, musakka, taze fasulye, lahana sarma, evelik sarma, üzüm yaprağı sarma, kuru fasulye, kabak dolma, biber dolma, domates dolma, soğan dolma, madımak kavurma, patates kavurma, kapuska, çılbır, karnabahar, havuç kızartma ve sebzeli kebap.
Karışık Yemekler : Keşkek, sırın, mantı, bulgur pilavı, pirinç pilavı, makarna, kuskus ve bubukkodur.
Börek Çeşitleri : Katmer, pağaç, kabarcık, bişi, gözleme, beksimet, kömbe çeşitleri, kete, çörek çeşitleri, lahmacun, pide, erişte,
Tatlı Çeşitleri : Kadayıf, baklava, bülbülyuvası, helva, kabak tatlısı, revani, pasta kek, lokma tatlısı, aşure, kalbur hurması, pekmez, kasefe, reçel çeşitleri ve kuşburnu marmelatıdır.
Kaynak: http://www.ekecikder.com http://www.ekecik24.com
29/5/2008
İstanbul'un Fethi
İstanbul'un Fethi, 29 Mayıs 1453'te, şehri günlerdir kuşatan Osmanlı ordusunun, şimdi İstanbul olarak bilinen, o zamanki adıyla Konstantinopolis şehrini Sultan II. Mehmed Han'ın komutanlığında fethetmesidir.Bu fetihten sonra Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, henüz 21 yaşında olan Sultan II. Mehmed, fatih unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlanmıştır. Tarihteki en önemli devletlerden olan Doğu Roma İmparatorluğu böylelikle sona ermiştir.
Tarih: 2 Nisan - 29 Mayıs 1453
Yer: İstanbul
Sonuç: Osmanlı'lar İstanbul'u ele geçirdi, Bizans İmparatorluğu yıkıldı.
Bizans İmparatorluğu kumandanı: XI Konstantin
Osmanlı kumandanı: Fatih Sultan Mehmed
Karadeniz ve Akdeniz'i birbirine bağlayan deniz yolu üzerinde kurulu olan İstanbul, günümüzde olduğu gibi o zamanlar da oldukça önemli bir şehirdi. 1453 yılına kadar farklı zamanlarda, Avarlar, Araplar, Avrupalılar ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, fakat gerek Bizans'ın sahip olduğu Rum ateşi (grejuva), gerekse şehrin o zamanlar için aşılamaz olarak görülen surları, bu fetih hareketlerini başarısız kılmıştı.
Sayıları 29 olan kuşatmalar sırayla şunlardır:
--M.Ö 340 Makedonya Kralı Phillippe
--M.Ö 194 Roma İmparatoru Septim Severus (Başarılı olmuştur.Şehir artık Romalılara bağlanmıştır.)
--M.S 616 İran Hükümdarı Keyhüsrev
--M.S 626 İranlılar ve Avar Türkleri ortak
--M.S 665 Emevi Halifesi Muaviye
--M.S 667 Emevi Halifesi Muaviye
--M.S 672 Emevi Halifesi Muaviye
--M.S 712 Emevi Halifesi I.Velid
--M.S 722 Emevi Halifesi I.Velid (Yalnızca Galata Limanı alınmış,Arap Camii inşa edilmiştir.)
--M.S 782 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)
--M.S 854 Abbasi Halifesi Mütevekkil
--M.S 864 Ruslar
--M.S 869 Abbasi Halifesi Mütevekkil
--M.S 936 Ruslar
--M.S 959 Macarlar
--M.S 970 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)
--M.S 1203 Latinler (Latinler İstanbul'u 1261'e kadar ellerinde tuttular.)
--M.S 1302 Venedikliler
--M.S 1348 Cenovalılar
--M.S 1391-1396 Osmanlı Padişahı I.Bayazid (Şehir İstanbul'da bir Türk Mahallesi kurulması isteğine karşı çıkılması üzerine ablukaya alınmıştır.)
--M.S 1412 Osmanlı Şehzadesi Musa Çelebi
--M.S 1422 Osmanlı Padişahı II.Murat
--M.S 1437 Cenovalılar
--M.S 1453 Osmanlı Padişahı II.Mehmed (Başarılı olmuştur.Sonrasında şehir Türklerin hakimiyeti haline girmiştir.)
Bunun yanında Atilla'nın, Vikinglerin, Bulgarın ve Gotların da kuşatma yaptığı bazı kaynaklarda geçer ama tarihleri bilinmemektedir.
Yanında herhangi bir açıklama yapılmayan kuşatmalar başarısız kuşatmalardır.
Sultan II. Mehmed, İstanbul'un fethine karar verdiğinde o zamanki başkent Edirne'de, İstanbul'un aşılamaz olarak bilinen surlarını yerle bir edebilmek için o güne kadar görülmemiş büyüklükteki, şahi olarak bilinen topları döktürmüştü. II: Mehmed ayrıca, hazırlanmakta olan bu topların yanısıra, Bizans'a denizden gelebilecek yardımları engellemek için Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmiş olan Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli Hisarı'nı (Boğazkesen Hisarı) yaptırdı.
Yapılan hazırlıkların kendisine yönelik olduğunu anlayan Bizans İmparatoru Konstantin, Sultan II. Mehmed'i hediyelerle vazgeçirmeye çalışırken, bir yandan da Avrupa devletlerine elçiler yollayarak onları durumdan haberdar ediyor ve yardım istiyordu. Ancak 1054 yılında Hıristiyanlığın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak ikiye ayrılması sebebiyle, Papa V. Nikola Bizans'ı desteklemeyi pek düşünmüyordu. Bazı İtalyan şehir devletleri askeri birliklerini Bizans'a yardımcı olmak amacıyla İstanbul'a yollasa da, Avrupa'nın büyük devletleri Bizans'ı desteklememe kararı almışlardı. Yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000'i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu.
Sultan II. Mehmed, 20.000 yeniçerinin de dahil olduğu 100.000 kişilik bir kuvveti yönetiyordu. Rumeli Hisarı'nı inşa ettirmenin yanısıra bir de donanma kurdurmuştu. Ordusunu İstanbul civarında toplamış; bu arada, yardım göndermelerini önlemek amacıyla bazı Balkan devletlerine ordular göndererek, gelebilecek yardımları önleme, yardım yollamayı düşünenlere ise gözdağı verme yoluna gitmiştir. Durumun giderek ümitsizleştiğini gören Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç'in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti.
Ordusu ile İstanbul'un önünde bulunan Sultan II. Mehmed, Bizans İmparatoru'na elçi göndererek teslim olması çağrısında bulunmuş, ancak reddedilmişti. Bunun üzerine tarihteki en son İstanbul kuşatması başladı.
Kuşatma, Türk topçusunun, surları top ateşine tutmasıyla başladı. Bizans ordusu ise, surlarda açılan gedikleri kapatmaya çalışıyordu. Osmanlı, donanması ile de Haliç'i zorluyor fakat zinciri aşamadıkları için gemiler Haliç'e giremiyordu. Günlerdir süren kuşatmanın henüz başarı getirememiş olması ve Ceneviz donanmasından gelen yardımın Boğaz'ı geçerek Haliç'e girmesi Sultan II. Mehmed'i sinirlendirmiş ve atını boğazın sularına sürerek donanmasına emirler yağdırmış, komutanlarına da, saldırı için orduyu hazırlamalarını emretmişti.
Sultan II. Mehmed, Theodosius Surları'na ve şehrin su ile çevrili olmayan tek bölgesini batıdan gelebilecek saldırılardan koruyan hendeklere saldırmayı tasarladı. Ordu 2 Nisan 1453'te şehrin doğusuna yerleşti. Toplar haftalarca surları dövdü fakat yeterli gedik açamadı. Topların yeniden doldurulmaları zaman aldığı için, her atıştan sonra Bizanslılar hasarın çoğunu tamir edebiliyorlardı.
Daha sonra, yeraltı tünelleri yapıp surların altını kazarak yarma yolunu denediler. Kazıcıların çoğu, Sırp Despot'u tarafından Nvo Brdo'dan gönderilen Sırplardı ve Zağnos Paşa'nın emri altındaydılar. Lakin Bizanslılar, Johannes Grant adında, Alman olduğu söylense de muhtemelen İskoç olan bir mühendisi görevlendirdiler. Johannes karşı tüneller kazdırdı ve Bizans birlikleri tünellere girip Osmanlı işçileri öldürdüler. Diğer tüneller de suyla dolduruldu. Son olarak Bizanslılar önemli bir mühendisi esir alıp işkence yaparak, sonradan yıkılan tünellerin hepsinin yerini öğrendiler.
Sultan II. Mehmed, şehrin ödemeyeceğini bildiği çok büyük vergi karşılığında ablukayı kaldırmayı önerdi. Bu da geri çevrilince, Bizanslı askerlerin kendi birlikleri tükenmeden önce bitkin düşeceğini bilerek saf güçle duvarları alt etmeyi tasarladı.
29 Mayıs sabahı saldırı başladı. Hücumun ilk dalgasını, mümkün olabildiği kadar çok Bizans askerini öldürmeye niyetli acemi askerler olan azaplar oluşturuyordu. Ayrıca Haliç'ten de baskı uygulayabilmek için gece yağlı kütükler üzerinde karadan Haliç'e taşınan gemiler, o sabah Bizans askerlerine kötü bir sürpriz olmuştu. Anadolululardan oluşan ikinci dalga, şehrin kuzeydoğusundaki, topla kısmen hasar almış Blachernae Surları'nın (okunuşu: blakernai ) bir bölümüne odaklanmıştı. Uzun süren bu çarpışmalar sonucunda Ulubatlı Hasan adındaki bir yeniçeri, aldığı kırk ok darbesine1 rağmen hayatta kalarak Osmanlı sancağını dikmiş, bununla ateşlenen Osmanlı ordusu 29 Mayıs 1453'te İstanbul'un surlarını aşmıştı.
Ancak savaş henüz bitmemişti. Hayatta kalan Bizans askerleri, Osmanlı askerleriyle sokak aralarında çarpışıyorlardı. Kısa süren bu çatışmalardan sonra Bizans ordusu yenilmiş ve Sultan II. Mehmed önderliğindeki Osmanlı ordusu İstanbul'a tamamen hâkim olmuştu.
O zamana kadar sadece bir devlet olan Osmanlı, artık bir İmparatorluk haline gelmişti.
Anadolu ve Balkanlar arasındaki geçişlerde bir engel olan Bizans yıkılmış, arada engel kalmamıştı.
Birçok kere Osmanlı şehzadelerini ve Avrupa ülkelerini kışkırtan Bizans artık bunu yapamayacaktı.
Müslüman dünyasında Osmanlı Devleti daha saygın bir hale gelmişti.
Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed'in hadis-i şerifindeki o kumandan, Fatih Sultan Mehmed olmuş ve peygamberinin övgüsünü almıştı.
Avrupa ve Balkan devletlerinin Osmanlı'yı Balkanlar'dan atma çabaları sonuçsuz kalmıştı.
İstanbul'dan İtalya'ya kaçan sanatkârlar ve bilim adamları, rönesans ve reform hareketlerini hızlandırmışlardı.
Dünyanın en büyük imparatorluklarından olan Doğu Roma İmparatorluğu tamamen yok olmuştu.
Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ başlamıştı.
Ticaret yollarının birer birer Türklerin eline geçmesi Avrupalıları yeni ticaret yolları bulmaya zorladı ve coğrafi keşifler ortaya çıktı.
Bu fetih bir nevî Avrupa'nın (İngiltere'nin) Amerika kıtasını keşfinin yolunu açmıştır. Zirâ bu keşifle ticaret yolları kapanan Avrupalılar başka yollar bulmak zorundaydılar. Bu keşif buna bir vesile olmuştur. Kaynak: http://www.istanbulunfethi.com

