14/7/2009
Artık Ağlamak İstemiyorum...
![]() |
| ARTIK AĞLAMAK İSTEMİYORUM |
Farkında mısınız, son dönemlerde Türk halkı sık sık boykota çağırılıyor! Son on beş yirmi yılda kaç kere bu millet isyana, mitinge, boykota çağırıldı bir düşünün! Mehmet Ali Bulut Neden hep acılar bize düşüyor? Gerçi İsmet Özel’e göre bunun nedeni zahir: ‘Türk, savaşan Müslümanın adıdır’ da ondun! Hadiseler onu haklı çıkartıyor. Evet eksikliklerine rağmen Türk milleti hala bu ümmetin ‘kaim/güçlü topluluğudur’ (Ali İmran,104) ki ümmetin başı ne zaman derde girse imdat için bu millet akla geliyor ki gelip ateşe su döksün! * * * Kendimi bildim bileli, mazlumuz! Hep biz imdat istiyoruz, hep biz yalvarıyoruz diğer ümmetler: ‘yapmayın, etmeyin!” diye Kimse bize “insaflı olun!” demiyor. Kimseye bir şey yapacak halimiz yok ki! Bu ümmet bir iki asırdır, kendi mukadderatını başkalarının insafına bırakmış. Bu bir vaka! Sebepleri şudur budur demenin manası da yok. Biz acz içindeyiz ve her acemi berber, bizim kanımızı akıtarak kelle tıraş etmeyi öğreniyor! İşte bakın: 1987’de Bulgaristan, Müslüman azınlığı isim değiştirmeye zorladı ve değiştirmeyenleri sürgün etti. Bu insanlık dışı eyleme Türkiye’den başka dur diyen olmadı. 1990’lı yılların başında Saddam, Kerkük, Musul, Süleymaniye, Halepçe’de katliamlar yaptı. Yüz binler yine yüzlerini Türkiye’ye döndüler ve imdat istediler. Türkiye topraklarını ve bağrını açtı. Yine 1990’lı yılların başında, Bosna, Avrupa’nın gözü önünde doğrandı. Kadınların utanç çığlıkları ve Müslümanların feryadı arşı tuttu ki sonunda Amerika bile Türkiye’nin baskısı ile insafa geldi de kan ve gözyaşı durdurulabildi. İşte size Kafkaslar! Kolu kanadı kırılmış, evi barkı yanmış, bütün umutları elinden alınmış asil bir çocuk gibi oturmuş ağlıyor... Düne kadar kendi halklarına insafsızca zulmeden Irak, şimdi ağıla dalmış sırtlanların elinden ne yapacağını bilmez halde… Filistin’in ağlamaktan göz pınarları kurumuş. Ve şimdi bağrımız yeni bir yangın düştü. Maşrığın acısı mağribi gölgeledi. Müslüman Uygurlar, cadde ve sokaklarda sürek avcına çıkmış askeri kıyafet içindeki Çinli canilerin önünde, seyip yılkılar gibi sağa sola yalpalayıp caddelere düşüyorlar. Ve dünya yine seyrediyor. Çünkü hiç kimse, senin gibi kardeşine ağlamaz! Elbette acılarımız sadece yurtlarımızın talan edilmesi uzak ve yakın akrabalarımızın katledilmesinden de ibaret değil. Haysiyetimiz de dinimiz de şerefimiz de aczimizden dolayı ayaklar altında eziliyor. Bir kendini bilmez çıkıp Resulullaha dil uzatıyor, biz boykot ediyoruz. Biri dinimize hakaret ediyor, biz yine boykot ediyoruz. İzanımız, şerefimiz, haysiyetimiz, ırzımız, namusumuz ayaklar altına alınıyor icabında, biz yine boykot ediyoruz. Neye yarıyor? Kardeşini parçalayan canavarın bir de senden diş kirası istemesine! Biz hep ağlıyoruz. Ağlayamıyorsak çıkıp mitinglerde bağırıyoruz; ‘şunun malını almayın, bunun malına bakmayın’ diyoruz. Böylece vazifemizi yapmış oluyoruz(!) Gerçi aciz insanın tepki verme meyli göstermesi de bir şeydir! Fakat böyle devam ederse biz daha uzun süre meydanlarda miting yapacak, malları boykot edecek, ağlayacak ve sıranın ne zaman bize geleceği korkusuyla yaşayacağız! * * * Bediuzzaman, 1918’de Tiflis’te, çıktığı bir tepeden şehri seyrederken yanına bir polis gelir. Kim ve nereli olduğunu öğrendikten sonra ona burada ne yaptığını sorar. O da ‘medresemin temelini atıyorum’ deyince, şaşkınlıkla “Burası Rus toprağı sen nasıl gelip burada medreseni kuracaksın!” demesiyle aralarında başlayan ilginç bir diyalog vardır. Bediuzzaman, İslam ümmetinin o dönemdeki topyekun mağlubiyetini, “tahsile gitmiş olmakla” izah eder. Hint ve Mısır’ı andıktan sonra özetle “Kafkas ve Türkistan, İslamın ‘bahadır’ iki evladıdır. Rus’un harp akademisinde tahsile gittiler. Her biri zamanla şehadetnamelerini (diploma) alıp bir kıtanın başına geçecek ben de gelip burada medresemi kuracağım!” der. Peki o ‘mustaid veledler’, o ‘zeki mahdumlar’ , o ‘bahadır evlatlar’ hala tahsilden dönmediler mi? Dönmüş olmalılar ki birileri gidip ‘medresemi kuracağım’ dediği yere Türk okulu yaptırmış! Öyleyse neden İslam yurtları hala acı içinde kıvranıyor? Elbette çöküş gibi yeniden dikiliş de sancısız olmaz, acısız olmaz. Türkiye, 70 yıl boyunca, ‘laik’ olduğu için Müslümanların işlerine pek karışmak istemedi. Yeni yeni anlıyor ki laik olmak, acze layık olmayı içermiyor! Evet, bin türlü kusuru da olsa bu iktidar, genel anlamda, milletin önünü açtığı ve milletin kendi kökleriyle yeniden buluşmasını sağlayacak azim inkılaplar yaptığı için bizi, gelecek adına ümitvar kılıyor. ‘O evlatlar diplomalarını alıp gelmişler’ dedirtiyor. Hele Davutoğlu gibi ne yaptığını müdrik bir insanın şu dönemde Dışişleri Bakanlığına getirilmesi başlı başına bir fiil-i hayrdır. Böyle zülcenaheyn insanların işin başına getirilmesi millet adına fikir söyleyecek olanları da cesaretlendiriyor. Bendeniz de bundan cesaret alarak bir teklifte bulunmak istiyorum: Ya Başbakanlığa bağlı, amacı tarif edilmiş bir Sınır Ötesindeki Akrabalarımız Bakanlığı kurulsun ya da Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bir ‘Sınır Ötesindeki Akrabalarımız Ünitesi” Önden giden atlılar az çok zemin çalışması yaptıkları için, bu ünite istihdam ve meseleleri tespitte de fazla sıkıntı çekmeyecek… Bu ünite, İslam yurtlarının problemli bölgeleri üzerinde çalışacak. Bir niza, kaçınılmaz bir vaka olmadan önce, tedbirler ve çareler üretecek. Çünkü oldubittilere tepki vermekten kendi meselelerimizi çözmeye fırsat bulamıyoruz. İşte Urumçi! Yine hazırlıksız yakalandık. Yine işi mitingler ve birleşmiş milletlerle çözmeye çalışıyoruz. Hâlbuki orada acı, ben geliyorum diyordu yıllardır. Ama idarecilerimiz “Yurtta Sulh Cihanda sulhu’u bugüne kadar ‘kös kös oturmak’ sandıkları için, Doğu Türkistan’ı görmezlikten geldiler. Esasında bugüne kadar hep görmezlikten geldik. (Belki de başka çare yoktu!) Şimdi artık, milli menfaatlerimizi ilgilendiren meselelere karşı uyanık ve kararlı bir hükümetimiz var. Hem millet de uyanmış. Geleceği tasarlamamız gerekir. Eğer biz geleceği önceden tasarlamaz ve tedbir almazsak, olaylar bizi en güçsüz zamanda yakalar. Türkiye ta işin evvelinde, yani Çin’in açılmaya ihtiyaç duyduğu 1990’lı yıllarda meseleye ciddiyetle eğilip ticari bağlantıları onların huzuru ile ilintilendirseydi Urumçi’de iş bu noktaya gelmez, bugün şu kritik noktada Çin’i karşımıza almaya gerek kalmazdı. Çünkü Çin cidden geliyor! Şimdi biz Çin mallarını boykot edelim” diye bağırıyoruz ya, biz tedbirimizi alıp stratejimizi ona göre koysaydık, Çin, ‘startejik/ticari ortağını’ kızdırmamalıyım” diye tedbir alacak, şu olaylara fırsat vermeyecekti. Evet, bizim yapabildiğimiz boykot çağrısı! Tamam, boykot edelim. Edelim de artık kullanabileceğimiz bir şey kalmadı. Bütün ömrümüz boykotla geçiyor! Akıllı adam, kendisini tepki koyacak hale düşürmez. Elbette dünyanın problemleri bitmez. Ama problemlerini tespit edip üzerinde çalışma yapanlar daha az zayiatla sıkıntıları atlatırlar. * * * İşte bu komisyonlar veya bakanlık, Türkiye, gerçek anlamda ümmete sahip çıkacağı güce ulaşıncaya kadar dünyanın neresinde olursa olsun bizi ilgilendiren/ilgilendirme ihtimali bulunan meseleleri masaya yatırarak çözüm yolları üretmek ve onu hükümetin önüne koymakla sorumlu olacak! Elbette bu komisyonların başında seçme diplomatlar bulunacak ve kendilerine ait bir bütçe olacak. Abdülhamit siyaseti… Eğer onun uzak görüşlülüğü daha sonraki siyasetçiler tarafından anlaşılsaydı, Filistin toprakları hala bizde, Musul ve Kerkük petrolleri TC’nin malı olurdu. Urumçi bağımsız olmasa bile özerk olurdu. İsrail diye bir devlet olmaz, Barzani bir yığın acılardan sonra çıkıp ‘Biz Türkiyeye mecburuz’ deme ihtiyacı duymazdı. Çünkü aramızda bir sınır olmazdı! Evet bütün bu saydıklarımın hepsi benim sınır ötesindeki akrabalarımdır. Gözyaşları beni üzer, acıları beni ağlatır ama artık ağlamak istemiyorum! Kaynak: www.tahapinar.com |
14/7/2009
|
![]() |
| ARTIK AĞLAMAK İSTEMİYORUM |
Farkında mısınız, son dönemlerde Türk halkı sık sık boykota çağırılıyor! Son on beş yirmi yılda kaç kere bu millet isyana, mitinge, boykota çağırıldı bir düşünün! Mehmet Ali Bulut Neden hep acılar bize düşüyor? Gerçi İsmet Özel’e göre bunun nedeni zahir: ‘Türk, savaşan Müslümanın adıdır’ da ondun! Hadiseler onu haklı çıkartıyor. Evet eksikliklerine rağmen Türk milleti hala bu ümmetin ‘kaim/güçlü topluluğudur’ (Ali İmran,104) ki ümmetin başı ne zaman derde girse imdat için bu millet akla geliyor ki gelip ateşe su döksün! * * * Kendimi bildim bileli, mazlumuz! Hep biz imdat istiyoruz, hep biz yalvarıyoruz diğer ümmetler: ‘yapmayın, etmeyin!” diye Kimse bize “insaflı olun!” demiyor. Kimseye bir şey yapacak halimiz yok ki! Bu ümmet bir iki asırdır, kendi mukadderatını başkalarının insafına bırakmış. Bu bir vaka! Sebepleri şudur budur demenin manası da yok. Biz acz içindeyiz ve her acemi berber, bizim kanımızı akıtarak kelle tıraş etmeyi öğreniyor! İşte bakın: 1987’de Bulgaristan, Müslüman azınlığı isim değiştirmeye zorladı ve değiştirmeyenleri sürgün etti. Bu insanlık dışı eyleme Türkiye’den başka dur diyen olmadı. 1990’lı yılların başında Saddam, Kerkük, Musul, Süleymaniye, Halepçe’de katliamlar yaptı. Yüz binler yine yüzlerini Türkiye’ye döndüler ve imdat istediler. Türkiye topraklarını ve bağrını açtı. Yine 1990’lı yılların başında, Bosna, Avrupa’nın gözü önünde doğrandı. Kadınların utanç çığlıkları ve Müslümanların feryadı arşı tuttu ki sonunda Amerika bile Türkiye’nin baskısı ile insafa geldi de kan ve gözyaşı durdurulabildi. İşte size Kafkaslar! Kolu kanadı kırılmış, evi barkı yanmış, bütün umutları elinden alınmış asil bir çocuk gibi oturmuş ağlıyor... Düne kadar kendi halklarına insafsızca zulmeden Irak, şimdi ağıla dalmış sırtlanların elinden ne yapacağını bilmez halde… Filistin’in ağlamaktan göz pınarları kurumuş. Ve şimdi bağrımız yeni bir yangın düştü. Maşrığın acısı mağribi gölgeledi. Müslüman Uygurlar, cadde ve sokaklarda sürek avcına çıkmış askeri kıyafet içindeki Çinli canilerin önünde, seyip yılkılar gibi sağa sola yalpalayıp caddelere düşüyorlar. Ve dünya yine seyrediyor. Çünkü hiç kimse, senin gibi kardeşine ağlamaz! Elbette acılarımız sadece yurtlarımızın talan edilmesi uzak ve yakın akrabalarımızın katledilmesinden de ibaret değil. Haysiyetimiz de dinimiz de şerefimiz de aczimizden dolayı ayaklar altında eziliyor. Bir kendini bilmez çıkıp Resulullaha dil uzatıyor, biz boykot ediyoruz. Biri dinimize hakaret ediyor, biz yine boykot ediyoruz. İzanımız, şerefimiz, haysiyetimiz, ırzımız, namusumuz ayaklar altına alınıyor icabında, biz yine boykot ediyoruz. Neye yarıyor? Kardeşini parçalayan canavarın bir de senden diş kirası istemesine! Biz hep ağlıyoruz. Ağlayamıyorsak çıkıp mitinglerde bağırıyoruz; ‘şunun malını almayın, bunun malına bakmayın’ diyoruz. Böylece vazifemizi yapmış oluyoruz(!) Gerçi aciz insanın tepki verme meyli göstermesi de bir şeydir! Fakat böyle devam ederse biz daha uzun süre meydanlarda miting yapacak, malları boykot edecek, ağlayacak ve sıranın ne zaman bize geleceği korkusuyla yaşayacağız! * * * Bediuzzaman, 1918’de Tiflis’te, çıktığı bir tepeden şehri seyrederken yanına bir polis gelir. Kim ve nereli olduğunu öğrendikten sonra ona burada ne yaptığını sorar. O da ‘medresemin temelini atıyorum’ deyince, şaşkınlıkla “Burası Rus toprağı sen nasıl gelip burada medreseni kuracaksın!” demesiyle aralarında başlayan ilginç bir diyalog vardır. Bediuzzaman, İslam ümmetinin o dönemdeki topyekun mağlubiyetini, “tahsile gitmiş olmakla” izah eder. Hint ve Mısır’ı andıktan sonra özetle “Kafkas ve Türkistan, İslamın ‘bahadır’ iki evladıdır. Rus’un harp akademisinde tahsile gittiler. Her biri zamanla şehadetnamelerini (diploma) alıp bir kıtanın başına geçecek ben de gelip burada medresemi kuracağım!” der. Peki o ‘mustaid veledler’, o ‘zeki mahdumlar’ , o ‘bahadır evlatlar’ hala tahsilden dönmediler mi? Dönmüş olmalılar ki birileri gidip ‘medresemi kuracağım’ dediği yere Türk okulu yaptırmış! Öyleyse neden İslam yurtları hala acı içinde kıvranıyor? Elbette çöküş gibi yeniden dikiliş de sancısız olmaz, acısız olmaz. Türkiye, 70 yıl boyunca, ‘laik’ olduğu için Müslümanların işlerine pek karışmak istemedi. Yeni yeni anlıyor ki laik olmak, acze layık olmayı içermiyor! Evet, bin türlü kusuru da olsa bu iktidar, genel anlamda, milletin önünü açtığı ve milletin kendi kökleriyle yeniden buluşmasını sağlayacak azim inkılaplar yaptığı için bizi, gelecek adına ümitvar kılıyor. ‘O evlatlar diplomalarını alıp gelmişler’ dedirtiyor. Hele Davutoğlu gibi ne yaptığını müdrik bir insanın şu dönemde Dışişleri Bakanlığına getirilmesi başlı başına bir fiil-i hayrdır. Böyle zülcenaheyn insanların işin başına getirilmesi millet adına fikir söyleyecek olanları da cesaretlendiriyor. Bendeniz de bundan cesaret alarak bir teklifte bulunmak istiyorum: Ya Başbakanlığa bağlı, amacı tarif edilmiş bir Sınır Ötesindeki Akrabalarımız Bakanlığı kurulsun ya da Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bir ‘Sınır Ötesindeki Akrabalarımız Ünitesi” Önden giden atlılar az çok zemin çalışması yaptıkları için, bu ünite istihdam ve meseleleri tespitte de fazla sıkıntı çekmeyecek… Bu ünite, İslam yurtlarının problemli bölgeleri üzerinde çalışacak. Bir niza, kaçınılmaz bir vaka olmadan önce, tedbirler ve çareler üretecek. Çünkü oldubittilere tepki vermekten kendi meselelerimizi çözmeye fırsat bulamıyoruz. İşte Urumçi! Yine hazırlıksız yakalandık. Yine işi mitingler ve birleşmiş milletlerle çözmeye çalışıyoruz. Hâlbuki orada acı, ben geliyorum diyordu yıllardır. Ama idarecilerimiz “Yurtta Sulh Cihanda sulhu’u bugüne kadar ‘kös kös oturmak’ sandıkları için, Doğu Türkistan’ı görmezlikten geldiler. Esasında bugüne kadar hep görmezlikten geldik. (Belki de başka çare yoktu!) Şimdi artık, milli menfaatlerimizi ilgilendiren meselelere karşı uyanık ve kararlı bir hükümetimiz var. Hem millet de uyanmış. Geleceği tasarlamamız gerekir. Eğer biz geleceği önceden tasarlamaz ve tedbir almazsak, olaylar bizi en güçsüz zamanda yakalar. Türkiye ta işin evvelinde, yani Çin’in açılmaya ihtiyaç duyduğu 1990’lı yıllarda meseleye ciddiyetle eğilip ticari bağlantıları onların huzuru ile ilintilendirseydi Urumçi’de iş bu noktaya gelmez, bugün şu kritik noktada Çin’i karşımıza almaya gerek kalmazdı. Çünkü Çin cidden geliyor! Şimdi biz Çin mallarını boykot edelim” diye bağırıyoruz ya, biz tedbirimizi alıp stratejimizi ona göre koysaydık, Çin, ‘startejik/ticari ortağını’ kızdırmamalıyım” diye tedbir alacak, şu olaylara fırsat vermeyecekti. Evet, bizim yapabildiğimiz boykot çağrısı! Tamam, boykot edelim. Edelim de artık kullanabileceğimiz bir şey kalmadı. Bütün ömrümüz boykotla geçiyor! Akıllı adam, kendisini tepki koyacak hale düşürmez. Elbette dünyanın problemleri bitmez. Ama problemlerini tespit edip üzerinde çalışma yapanlar daha az zayiatla sıkıntıları atlatırlar. * * * İşte bu komisyonlar veya bakanlık, Türkiye, gerçek anlamda ümmete sahip çıkacağı güce ulaşıncaya kadar dünyanın neresinde olursa olsun bizi ilgilendiren/ilgilendirme ihtimali bulunan meseleleri masaya yatırarak çözüm yolları üretmek ve onu hükümetin önüne koymakla sorumlu olacak! Elbette bu komisyonların başında seçme diplomatlar bulunacak ve kendilerine ait bir bütçe olacak. Abdülhamit siyaseti… Eğer onun uzak görüşlülüğü daha sonraki siyasetçiler tarafından anlaşılsaydı, Filistin toprakları hala bizde, Musul ve Kerkük petrolleri TC’nin malı olurdu. Urumçi bağımsız olmasa bile özerk olurdu. İsrail diye bir devlet olmaz, Barzani bir yığın acılardan sonra çıkıp ‘Biz Türkiyeye mecburuz’ deme ihtiyacı duymazdı. Çünkü aramızda bir sınır olmazdı! Evet bütün bu saydıklarımın hepsi benim sınır ötesindeki akrabalarımdır. Gözyaşları beni üzer, acıları beni ağlatır ama artık ağlamak istemiyorum! Kaynak: www.tahapinar.com |
29/6/2009
Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi
Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi
![]() |
| Müsbet Haretekin gücü yahut Fethullah Hareketi |
Müsbet Hareket, nübüvvet yoludur. Nebilerin meşrebi ve yöntemidir. Hikmet, şefkat ve tebliğ esasına dayanır. Nebiler, insanları, analarının onları sevdiğinden daha çok severler. Bir de nebi gönüllü ‘anka’lar var ki, onlar da nebilerin peşinden giden hak dostlarıdır. Başlangıçta bizden biridirler ama nefislerine ve zorluklara karşı ceht, gayret ve sabırla hareket ede ede ta sonunda o nebiler gibi saflaşırlar. Peygamberimiz, “Benim ümmetimin âlimleri beni irsal peygamberler gibidir” buyurmuş. Her biri bir yıldız olan sahabelerden sarfı nazar etsek bile, Abdülkadir Geylani, İmam Rabbani, Şahınakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlana, İmam Gazali gibi zatlar, her biri ‘nebi görnüllü’ ankalardır ki, ümmeti, şefkatle kanatlarının altına alıp onu, maddi ve manevi belalardan ve musibetlerden muhafaza etmeye çalışmışlar ve şefkatle onları ‘insaniyet-i Kübra’ olan İslam’a davet etmişlerdir. Her biri kendi asrında ümmeti, Aleyhisselatu vesselam adına sevk ve idare etmişlerdir… Hz. Peygamber (asv) efendimiz de ‘Her asırda bir müceddid (yenileyici) gelecek’ buyurarak, onların tasarrufuna meşruiyet kazandırmıştır… İşte Bediuzzaman da bu asırda o görevi yapmakla görevlendirilmiş biridir. Alem-i manada çağırıldığı ve her asrın mebuslarının ve dünyada emsali bulunmayan zatların hazır bulunduğu bir meclis’te kendisine ‘Ey felaketler ve helakteler asrının adamı. Alem-i İslam’ın mukadderatının konuşulduğu (1918) bu mecliste senin de reyin var, fikrini beyan et’ diye hitap edildiğini hatırlatır… (Rüyada Bir hitabe) * * * Fakat Bediuzzaman’ın ortaya çıktığı dönemin tabiatı farklı. O bilgisizliğe değil, inkâr-ı ulûhiyete gerekçe edilmiş bir bilime karşı imanı ihya etmekle görevliydi. Çünkü onun zamanında, imanın erkânına ilişilmiş, geçmiş asırların tanımadığı bir yöntem olan materyalist diyalektik ile müminlerin kalplerine şüpheler sokulmuş, imanları tehlikeye atılmıştır. Bununla da kalınmamış, küfür, dalâlet ve sefahat birer şahs-ı mânevî hâlinde ve dünya çapında organize edilmiş olarak imana, İslâm’a ve ahlâka musallat olmuşlardır. İşte Bediuzzaman, tarihte benzeri görülmemiş bu yeni ifsat hareketlerine karşı, bir yandan Yaratıcının varlığına yöneltilen şüpheleri gidermeye çalışırken, bir yandan da mevcut imanları takviye etmek için muazzam bir telif hareketine girişmiş. İslam’ın bütün meselelerini yeniden ele alıp onları akıl ve izan çerçevesinde yeniden kurgulamış, diğer bir yandan da bu engebeli, karmaşık ve dağdağalı zamanda bir müminin nasıl hareket etmesi gerektiğini, ‘nasıl davranırsa İslama uygun hareket etmiş olacağını gösteren’ prensipler ve usuller koymuştur. O yüzden birçok layiha yayınlamıştır. Hep ‘önce iman!’ demiş. İnsanı dünyevi ve uhrevi şekavetten ıstıraptan ve cehennemi huzursuzluklardan korumak için imanın şart olduğunu ifade etmiş. Hem de imanın içinde bir cennet, imansızlığın içinde bir cehennem bulunduğunu dünya ölçüleriyle de ispata çalışmış… İşte onun, bilimi(!) de arkasına alarak örgütlenmiş bu bozguncu, tahripkâr, cazibedar küfür cephesine karşısı mümini korumak ve kollamak için geliştirdiği yolun adıdır Müsbet Hareket… Küfrün, bu asırda bütün cepheleriyle birleşip, hiçbir din ayırımı gözetmeksizin tüm dindarlara saldırdığını, mukaddesatları tahrip ettiğini, maneviyatları yok ettiğini gören Bediuzzaman da ‘vahiy çatısı’ altına giren ve vahyin hakikatine inanan bütün dinlerdeki inananları, bu küfür cephesi karşısında ele ele vermeye çağırmıştır. O yüzden de ‘harice karşı cihad’ da dahil, İslam’ın bir çok meselesinde yeni yaklaşımlar ve anlayışlar geliştirerek, gerek dinler arasında, gerekse İslam mezhepleri arasında eski nizaların giderilmesini ve ‘müttehid’ bir ‘inananlar cephesi’ oluşturulmasını ön görmüş ve din adına şiddet kullanılmasını kesenlikle evet ‘kesinlikle’ red etmiştir. Biz ‘Muhabbet Fedaisiyiz, husumete vaktimiz yok” demiş ve eklemiş “Biz harici cihadı, Kur’an’ın her biri keskin kılıçlar gibi sağlam olan delillerine havale ediyoruz. Zira medenilere gelebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşi barbarlar gibi icbar ele değildir” İşte onun bu müthiş azmi ve gayretidir ki, bütün dayatmalar, baskılar, icbarlar, mahkemeler zindanlara rağmen İslamiyet’in bu topraklarda gelişimi, güçlenmesi ve bütün dış güçler ve onların içimizdeki uzantılarına rağmen büyümesi önlenememiştir. Bir kısım ifsat komiteleri, her türlü hile ve desise ile inananları iğva edip kavgaya çekmeye çalışmışlar, onları silahlı eylemlerle ilişkilendirmek istemişler ama hiçbir cemaati böyle bir oyuna düşmemişlerdir… Şimdi görülüyor ki, bir kısım darbe heveslileri, iktidarı iktidardan, iman hareketini de gelişmekten alı koymak için entrika çeviriyorlar. Hile ile Fethullah Hoca cemaatine ait evlere baskınlar yapılacak ve buralarda silahlar bulunacakmış da böylece cemaatin bir silahlı kalkışmaya hazırlandığı iddia edilip onlar yok edilecekmiş… Ben onlara haber vereyim; yakın bir gelecekte kendileri yok olacaklar. Her fani gibi toprak olacaklar ve o topraklarda, şu iman hareketinin çiçekleri yeşerecek! Bu mukadderdir ve olacak. Bediuzzaman’ı 17 kere zehirlediler, öldüremediler. 28 yıl hapislerde çürüttüler davasını durduramadılar. Kitaplarının her birisi defalarca yargılandı ve beraat ettiler. O kitapların her birisi gazi mertebesini ihraz edip şu milletin imanını takviyeye hizmet ettiler. Ama asla silah kullanmadılar Çünkü Bediuzzaman’ın –hiç şüphesiz Fethullah Hoca da onun yolundadır- talebelerine telkini hep asayişi muhafaza yönünde olmuştur. ‘Dâhilde ne adına olursa olsun her türlü asayiş bozucu hadise, millet, vatan ve din aleyhinedir. Siz asayiş kuvvetlerinin yanında yer alınız’ diyerek talebelerini silahtan kavgadan uzak tutmuştur. O bir iman eridir ve yöntemi tebliğ metodudur. Tebliğ metodunda, akla kapı açılır iradeye müdahale edilmez. Elbette o bir ‘rejim taraftarı’ değildir. Rejimi sevmediğini ama ilişmediğini de söyler. Rejimle uğraşmayı kendi vazifesi içinde saymaz. Vazifesi iman hakikatleri olan Risale-i Nur’dur. Rejim adına onu tevkif edenlere ‘…. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur.” diye seslenir. (Şualar, 308) İşte şimdi, Risale-i Nur ile baş edemeyenler, memlekete yazık edecek hallerin ve entrikaların peşine düşüyorlar. Risale-i Nur hareketinin, zamanımıza en mutabık uygulaması belki de birincisi olan Fethullah Gülen Hareketi’ne bağlı insanları asayişi bozacak olayların içine çekmenin imkânı yoktur. Çünkü iman hareketi, değil dünya, ahiret hesabına bile gizli emeller için alet edilemez. Ben bu cemaate mensup olmadım. Ama hocanın Risale-i Nur’dan istihraç ettiği yöntem ve o kumaştan yaptığı kıyafet, şu ülke insanlarına kâmilen uygun gelmiş olmalı ki, bütün tedbir ve engellemelere rağmen, insanlar akın akın onun etrafında toplanıyor, onun uyguladığı iman hizmeti büyüyor ve sürekli halkın rağbetini kazanıyor. Hal ve gidişatıyla bu vaktin ‘musa’sı (suyun akış yolu) olduğunu gösteriyor. Bu da demek oluyor ki, ne yaparlarsa yapsınlar, şu hareketi milletin gözünde düşüremeyecek, onu kendi kirli oyunlarına alet edemeyecekler. Çünkü zaman gösterdi ki ilahi teyid Fethullah Hoca üzerinde. Bir zaman, Cumhuriyet gazetesi yazarlarından birinin Fethullah Hoca ile ilgili yazdığı bir yazı bir mümin olarak bana çok dokunmuştu. O zaman (1996) Yeni Sayfa’da yazıyordum. Şu mealde bir cümle ile tamamlamıştım: Bir gün gelecek hepiniz toprak olacaksınız. Çürümüş vücutlarınızla beslenip güçlenmiş o topraklarda Hocanın Kur’an nuruyla suladığı çiçekler neşv ü nema edecek! İş o noktaya doğru da gidiyor. 15 -20 yıldır uğraşıyorlar Fethulah Hoca ile. Bu çabalar onun güçlenmesinden başka şeye hizmet etmedi. Mukadder olan oluyor. Evet, madem haber verilmiş olacak. Bu kahraman ordu dahi, içindeki İslam karşıtlarını önünde sonunda ayıklayacak, dizgininin onun elinden alacak, hatasını anlayacak ve yapılan tahribatı tamir edecek… * * * Bilal Habeşi’nin, onu tahrik edip kendisine saldırtamaya çalışan ve böylece ‘Barışı Müslümanlar bozdu’ deyip sulh ortamı yaratan Hudeybiye Anlaşması’nı yok saymayı tasarlayan Halid bin Velid karşısındaki vakarını hatırlatarak derim ki, ‘Ey önden giden atlılar vakur olun. Öfkelenmeyin, geri adım da atmayın. Daha çoook yapılacak işler var bu necip –İslama olan hizmetlerinden dolayı- Türk millet adına. Yola devam!” Mehmet Ali BULUT |
29/6/2009
...Üç aylarda düşen rahmet damlaları...

Ne güzel bir manevî ve rûhânî mevsim var önümüzde!
Allah'ın lûtfuna, nusretine ermek için ne güzel fırsatlar peşpeşe gelmekte!
İşte, 24 haziran çarşamba günü,
"ÜÇ AYLAR" dediğimiz mübarek mevsim başlıyor,
Receb-i Şerif geliyor.
~ ~ ~
Receb, tevbe ayı, davranma ve uyanma ayı, ibadete yönelme ayı;
Recep şehrullah yani Allah'ın ayı. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir ay;
"Receb Allah'ın emirlerine dinine hürmet ayı. Kendisine çeki düzen verme, ceketini ilikleme, hazır ol vaziyetine gelme ayı;
Receb büyük bir ay. Allah o ayda sevapları katlar.
Kim Receb ayında 1 gün oruç tutarsa 1 sene oruç tutmuş gibi olur. Kim 7 gün tutarsa ona cehennem kapıları kapanır. Kim 8 gün tutarsa ona 8 cennet kapısı açılır. Kim 10 gün tutarsa gökte bir melek şöyle seslenir:
‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır, haydi amele yeniden başla.’
~ ~ ~
Manevî mükâfatlara, rahmet, feyz ve bereketlere nail olabilmek için bizim de gayrete gelmemiz, harekete geçmemiz lâzım!
Hepinizin üç aylarını, Receb-i şeriflerini, candan tebrik ederim.
Mevlâm cümlenizi iki cihanda bahtiyar kılsın, dâreynde gönüllerinizin muradlarını versin, marifetullaha, muhabbetullaha sahip ve mazhar buyursun,
sevdiklerinizle beraber cennetine dahil ve cemalini müşahede şerefine nail eylesin!
6/1/2009
Ben Filistinli Çocuğum

Sözün bittiği yer…
Ben Filistinli bir çocuğum
Acıların şehrinde acılara mahkum
Savaş değil size sorduğum
Getirin bana umutlarımı
Ben o tatlı uykumu istiyorum
Ben Filistinli bir çocuğum
İki kardeşim var benim
Birisi henüz on günlük bebek
Anlayamaz ki o daha
Aç kalmak ne demek, ölmek ne demek
Ben Filistinli bir çocuğum
Eskiden kardan adam yapardım
Şimdi ise kurşun askerlerim var
Eskiden babama çok sarılırdım
Şimdi bana sadece rüyalarım var
Ben Filistinli bir çocuğum
Kızardı annem oynayınca cam kırığıyla
Peki neden kızmıyorsun anne onlara
Oynadılar onlar da benim
Hayatımın en güzel çağıyla
Ben Filistinli bir çocuğum
Bana verme amca elindeki şekeri
Burada çocuklar çabuk büyür
Sen anlamazsın içimdeki kederi
Ben de olmak istiyorum senin gibi hür
Ben Filistinli bir çocuğum
Uğraşma göremezsin gözyaşlarımı
Ben içimde biriktiriyorum tüm sancıları
Kocaman kağıttan kayıklarım var
Yüzdürüyorum denizimde usulca onları
Ben Filistinli bir çocuğum
Annem bana Allah’ı öğretti
“Onu bilen kimseye eziyet etmez” dedi
Peki ya şu askerler bilmiyorlar mı anne?
Öğreteyim onlara yüce Rahman’ı ben de
Ben Filistinli bir çocuğum
Siz geceleri mışıl mışıl uyursunuz
Bana geceler gündüz olur
Siz acaba ne yesem diye düşünür durursunuz
Burda bir ekmek için ablamı silahlar vurur.
Ben Filistinli bir çocuğum
Boşuna gitmeyin hiç uzaklara
Acıyı feri sönmüş gözlerime sorun
Sevgiye her zaman ağlayışımda dokunun
Umudu duadan eksilmeyen dudaklarımda bulun
Ben Filistinli bir çocuğum
Elimde umutları çağıran bir çıngırak
Dilimde hiç eksilmeyen haykırışlarım var
Bu gördüğüm de ne, beni alır salıncak
Götürür bir cennete, ağlamak neye yarar
Ben Filistinli bir çocuğum
Üzülme anneciğim, dindi tüm acılarım
Kalbime saplanan kurşuna aldırma sen
Anlattığın doğruymuş, sırtımda kanatlarım
Yüce Rahman yanında cennet meleğiyim ben
Ben Filistinli bir çocuktum
Çok felaket gördüm, çok çabuk büyüdüm
Daha fazla çekmeden birdenbire öldüm
Açtım ellerimi işte, size yakarıştayım
Ümidinizi kesmeyin, elbet biter bu kıyım
15/12/2008
Iraklı gazeteci bush’a ayakkabı fırlatıyor
27/9/2008
Şehid Seyyid Kutub Belgeseli
Büyük İslam düşünürü, müfessir ve dava adamı Seyyid Kutub'un hayatı ve fikirlerini anlatan önemli bir belgesel



